25 Aralık 2011 Pazar

Çocukluk...



Sabah gözlerimi hafta içi açtığımdan daha farklı açtım. Telaş yok, acele etmek yok, plan yok. Bugüne dair yapılacak hiç bir şey yok. Kimse benden bir şey beklemiyor. Hayret :) Ellerimi boynumun arkasına birleştirdim ve gözlerimi kar beyazı tavana dikip düşünmeye başladım. Küçüklüğümü, çocukluğumda yaşadığım güzel anıları. Hatta isa ve musa kardeşleri. Mahalledeki en yakın arkadaşlarımdı. Her ne yaparsak yapalım beraberdik. Evimizin önü yemiş ağaçlarıyla doluydu. İncirin den armuduna elmasından ayvasına renk ve lezzet cümbüşüydü adeta. Her gün olduğu gibi yine o gün de ağacın tepesinde organik olarak beslenirken bir den iki kardeş ağacın altında belirdi, başladılar taş atmaya tabii bende taşlardan kaçıyorum büyük bir ustalıkla. Bir iki  üç derken gözümün önünde beliren taş kaşıma isabet etti. Tabi aşağıda müthiş bir sevinç :) Ben odun parçası gibi hareketsiz bir şekilde aşağıya düştüm elimde incirim :) Hemen hastane dikiş falan derken eve geldiğim de cezam hazırdı. "Bir daha ağaç yok sana..." Hep oldu anneciğim :) 


Ufaklığın kıvır kıvır altın rengi sarı saçları küçücük gözleri sevimli mi sevimli. Herkes tarafından sevilen mahallenin göz bebeği. Çok iyi hatırlıyorum doğum günüm de, daha önce hiç görmediğim kalabalığı bizim evde görmüştüm. Çok şaşırmıştım. "Bütün bu insanlar benim için mi geldi yani" diye söylenmiştim. İnsanın kendini değerli hissetmesi kendine olan öz güvenini iki kat arttırır. Bu nedenle mahallede ne zaman gün olsa ben oradaydım. Ablaların teyzelerin kendi aralarındaki muhabbetlerine şahit olur, anlamasam da cinsellik konuları geçerdi yüzüm kızarırdı. Bizi genellikle arka odaya yada çocuk odasına alırlardı. Orada kardeşler topluluğu vardı. Kapıdan gelen her çocuk kardeşimdi benim :) 



Fakat oyuncak yerine elektronik cihazları bozmayı onlarla uğraşmayı daha çok sevmişimdir. Aklımda onları bozup bir kaç parçasını kullanıp başka bir cihaz üretme fikri, ben de "Voltran" dan kalma bir duyguydu sanırım. Ne izlersek, ne görürsek onu yapıyorduk. Kızlar da o dönem ne vardı hatırlamıyorum. Hatırlayan varsa yazsın. (1988) Doktorculuk, evcilik pek bana göre değildi. Saçma gelirdi çocukken bile.




İlk arabamı dört adet teyp' in parçalarından imal etmiştim. Her şey gerçek ve yalındı. İnsanın boş vakti yoktu sanki. Devamlı hayata yönelik yaşamak vardı. Akşamları güzel muhabbetler, birbirinden sıkı dostluklar, arkadaşlıklar, komşuluklar vardı. Ertesi günün heyecanı vardı. Bugün ne yapsak nereye gitsek veya akşama kadar top oynasak.Çocukluk güzel bir zamandı yada eski. 


Şimdi doğduğundan itibaren sen sanal bir dünyanın içersin de kayıt altına alınıyorsun. Facebook zaman tüneli sayesinde doğduğun zaman dan bu zamana kadar yaptığın her şeyi kayıt altına alır olmuş. Bakıyorsun çocukluğunun nerede geçtiğine, facebook, twitter, google,... ve bir çok online oyun ve pc oyunları. 

Gerçek hayatla sanal hayatı bir birine karıştırmış milyarlarca yeni nesil android çocuk. Üretmek yok düşünmek yok. Aklına yer etmek yok çünkü senin için onları yapan sanal uygulamalar var. Sizce bu bizi salaklaştırmıyor mu? Kaç kez araştırdığınız bir konuyu tekrar tekrar google dan arayıp buldunuz, okudunuz ve kapattınız. İsmi neydi yaa ? deyip tekrar tekrar arama yaptırdınız.



Acaba işler tersine mi gidiyor? Yeğenime soruyorum "şu nasıldı biliyor musun?" diye verdiği cevap şu " Ya dayı Google'a yaz çıkar" Gerçekten enteresan. Bellek edinmemize olanak bırakmayan bir zaman biçiminde yaşanır olmuş. Biz mi değişiyoruz yoksa yeni nesil mi anlamadım. Yani büyük biri de değilim ki :) Sanırım bu konuda ki görüşlerinize ihtiyacım olacak. 





Sevgi ve Muhabbetle.


Tepkiler:

0 yorum:

Yorum Gönder